2023 den sonra dünyayı yeni bir başlangıç bekliyor.

Pandemi ile 20. Yüzyıl tasfiye ediliyor ve dünya yeniden dizayn ediliyor. İkinci bin yılın sona ererek yep yeni bir bin yılın başlangıcında birçok ülke ile birlikte Türkiye de bu bin yılın başlangıç sürecinde yerini almaya çalışıyor. Özellikle yalancı bir yüzyıl olan 20. Yy artık bitiyor.

1453 de İstanbul’un fethi ile zirve yaptığımızda, Hristiyan tarihçiler dünyanın son günü demişti. Bu son, Hristiyan âlemini yeni bir sürece sokmuştu. İstanbul’un fethi ile bizim daha da büyümemiz gerekirken, maalesef biz bu süreci maksimum kullanamadık. Fakat bize karşı Avrupa medeniyetleri, İstanbul’u kaybetmiş olsalar da bu süreci bizden daha iyi değerlendirdiler.

Özellikle fetihin ardından Portekizli kâşif Bartolomeu Dias’ın 1488 yılında Güney Afrika’da Ümit burnunu keşfederek Akdeniz havzası ticaret yollarını değiştirdiler ve bizim ticaret gelirlerimizi aşağı çekmeyi başardılar. Üstelik Güney Afrika’da bir devlet oluşturdular. Bunun gibi dünyanın birçok yerinde yaptıkları oluşumları 1789 Fransız ihtilaline kadar sürdürdüler. Fransız ihtilali ile milliyetçilik akımını eski dünyayı kısmen yöneten Osmanlı imparatorluğuna ihraç ederek Osmanlı’nın parçalanma sürecine girmesine sebep oldular. Bir yandan da devletimizin içine Yahudi asıllı sabataylar ve pakraduniler gibi gerçek dini ve milliyetlerini saklayan çift kimlikliler sızarak, sermayeyi, din ulemasını, siyaset ve bürokrasiyi ele geçirdiler. Böylelikle Osmanlıdaki geriye düşüş, Avrupa medeniyetlerinde ise yeni bir yükselişe başlamış oldu.

1789 yılına kadar olan yapılanma bu tarihten itibaren de uygulamaya geçildi ve 20. yüzyıla girerken batı medeniyetlerinin yeniden yükselmesi ile Osmanlı ile birlikte Dünya’nın karanlık devirleri başlamış oldu.

Batı medeniyetleri her zaman olduğu gibi karartma perdesi ile bütün milletlerden gerçekleri örttüler. Zaten dünya tarihine baktığınızda bilinen bütün kitap yakma hadiseleri batılılar tarafından yapılmıştır. Medeni dediğimiz batının karartmaları öyle boyuta ulaşmıştır ki bu hadiseler gerçekleşmemiş olsaydı insanlık şimdi çok daha başka bir boyutta olurdu. Nitekim 1493 de Endülüs kütüphanesini yakılması ile ilgili Nobel Ödüllü Fizikçi Pierre Curie “Müslüman Endülüs’ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık” demişti.

Osmanlı yıkılırken de uygulanan bu karartma sonrası Türk milleti 100 yıllık bir içe kapanma yaşadı. Bununla ilgili Atatürk bile yazdığı şiirde bundan bahsetmişti.

Gafil, hangi üç asır, hangi on asır
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarihler söylememiş bunu
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karartıda şafak
Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin.

Asya’nın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupa’nın Alplerinde Oğuz torunları
Doğudan çıkan biz, Batıdan yine biz
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz
Türk sadece bir milletin adı değil,
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar,
Ey yığın yığın insan gafletleri
Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,
Dünya o zaman görecek hakikat nerede,
Hakikat nerede?

Elbette bu millet bu gafletten uyanacak ve hakikatler ortaya çıkacak.

Son 150 yıl hariç dünyaya liderlik yapmış bir ülkeyi milyonlarca kilometre karelik topraklardan küçücük bir coğrafyaya hapsettik. Bu hapis sırasında hem duygularımız örselendi, milli cesaretimiz ve öz güvenimiz kayboldu,  hem de ayağa bir türlü kalkamayan devlet görüntüsü verdik.

Bu geri çekilme ile 200 yıllık bir derin devlet planı,  halk tarafından bilinçli olmasa da yönetim olarak özellikle uygulandı. Türk devletinin çeşitli muharebelerde veya stratejik durumlarda her zaman uyguladığı bu plan aslında yenilgiyi gördüğü anda yenilgiyi kendi kontrolüne almasından başka bir şey değildi.

Tıpkı İstanbul’un fethi ile başlayan geri düşüşümüz Genç Osman’dan başlayarak yeni bir mücadeleye evirilmişti. Birçok padişah, iki cumhurbaşkanı ve bir başbakanı da harcayan mücadeleydi bu.

Bu mücadelenin son iki yüzyılına gelindiğinde yani 1822 de, günümüzün dış işleri bakanı konumunda olan Akif Mehmet Paşa’nın da dediği gibi “eğer biz yenilirsek, iki seçeneğimiz var. Birincisi Anadolu sınırlarına geri çekilmek, diğeri ise kontrollü dağılıp, asli unsur üzerine özümüze dönerek yeniden kurulup büyümek“ demişti.

Akif paşanın bu sözünden tam 100 yıl sonra Türkler Anadolu sınırlarına geri çekilmiş üzerine milli yemin edilerek Misak-ı Milli sınırları belirlenmişti. Bu yemin edilen toprakların bazıları gasp edilmiş olsa da bahsedilen sınırlar tam da şu an üzerinde yaşadığımız yani Türkiye’nin bulunduğu topraklardı.

Misak-ı Milli Sınırları, 5. Paralelden geçen Kerkük’ten başlayıp kuzey Suriye yani Halep’in de dâhil olduğu, Kıbrıs’ı içine alan, Akdeniz ve adaları ile bu gün mavi vatan dediğimiz sınırlar ve batı Trakya’nın dâhil olduğu bölgeydi.

Türkiye’nin içinde bulunduğu güç mücadelesi, yani Kuzey Irak, Kuzey Suriye ve Akdeniz’de yaşananlar, yakın zamanda gasp edilmiş Misak-ı Milli sınırları dediğimiz sınırlarının bütünlüğünü yeniden oluşturmak içindir.

Şu an Dikkat ederseniz Güney sınırlarımızda yaptığımız operasyonlar, Misak-ı Milli sınırlarında Türkiye’nin varlığını fiili olarak tescil etmiş durumdayız.  Zaten 1926 Birleşmiş Milletler kararına göre Irak devletinin devlet bütünlüğü bozulursa Türkiye’nin o topraklara müdahalesi ve ilhak edilme hakkı Türkiye’ye tanınmıştı.

Zamanında Turgut Özal ‘’Günü geldiğinde gireceğiz.’’ demişti.  1991 den bu yana yani Fiilen yeterli olmasa da hep oralardaydık.

2013 yılında Türkiye kuzey Irak ile bir anlaşma yapmıştı. Kuzey Irak petrolünün %100 nü Türkiye satacak, gelecek para ise Halk bankasına 1 yıl vadeli olarak yatırılacaktı. Bu anlaşma sonrası ülkemizde 17-25 Aralık (2013) olayları çıkartılmış ve 25 Aralık günü de CIA in 2. Başkanı David Cohen 8 saat boyunca Halk Bankası hesaplarını inceletmişti. Aynı dönem İran ambargosunu da delen Halk Bankası Amerika’ya attığı bu kazıklar yüzünden mahkûm edilmişti.

Zamanlamayı ve tarihleri iyi okursak olayların sebep sonuç ilişkilerini de daha da iyi anlarız.

Türkiye’nin bu yayılmacı ve Misak-ı Milli sınırlarına geri dönme çabasını bu olaylarla engelleyemeyen ABD, daha önce Obama tarafından görevden alınıp ortadan kaybolan CIA’ in birinci başkanı David Howell Petraeus’a Suriye’de DEAŞ’ı (İşid) kurdurtmuştu.

Hatırlarsanız DEAŞ’ın lideri denilen Ebu Bekir el-Bağdadi ilk işi, Musul’un petrollerini Amerikan firmalarına satmak olmuştu. Bizim resmi olarak anlaşmalarla aldığımız petrolü Amerika DEAŞ ile elimizden almıştı.

Türkiye DEAŞ’a yaptığı operasyonlarla Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’den temizleyince, DEAŞ Türkiye’nin diğer büyük projesi olan TÜRK BİRLİĞİ’nin Asya başkenti olan Kazakistan’da hortlatılarak yine Türkiye’nin önü kesilmek istendi ama burada da Rusya Devleti’nin Türkiye’den aldığı talimatlar ile yaptığı operasyonlar ile buna müsaade edilmedi.

Diğer bir yandan hatırlarsanız Cumhurbaşkanı Erdoğan 2019 yılında Yunanistan’a gittiğinde “Lozan ihlal ediliyor, gereğini yaparız demişti. Bunu da Batı Trakya’da Türk diyarında söylemişti.

Yunanistan’ın Lozan Anlaşması’nı hiçe sayarak adaları silahlandırması, Türkiye’ye meydan okumasını anlamak gerekiyor. Bu kadar gerilim ve dünyanın şimdiki konjonktürü Türkiye’nin kendi topraklarına, yemin ettiği Misak-ı Milli sınırlarına dönebilmesi için sebep olmaktan ileri gitmiyor. Anlaşılacağı odur ki batı Trakya ve ege adaları ile ilgili yeni gelişmeler olacağı artık gün gibi aşikâr.

Evet, Türk devleti gününü bekliyor.

Bütün bu savunma sanayindeki hazırlıklar, alt yapı hazırlıkları,  karayolları, hava yolları, demiryolları, hastaneler, dışarıda Türk askeri üsleri, Afrika Birliği, diğer bir taraftan Türk Birliği, yeniden canlandırılan İslam birliği gibi oluşumlar yeni bir dünya için Ülkemizin pozisyon almasından başka bir şey değildir.

Belki de dünya bu yüzden çırpınıyor. Neden Erdoğan Amerika tarafından sevilmeyen lider, neden PKK tarafından sevilmeyen lider neden Avrupa’nın kibirli Fransa’sı Almanya’sı tarafından sevilmeyen lider olduğunu şimdi belki de daha iyi anlamış olacağız. Büyük bir yürüyüş ve adım var.

Özellikle küreselciler diye adlandırdığımız Amerika ve Vatikan şirketinin çırpınışları bu yüzden olsa gerek.

Türkiye’nin gelecekte tek kutup olma riski var.

20. yüzyılın formatı ile baktığımızda bu anlattıklarım belki hayalî gelebilir. Çünkü hala o karanlıktan çıkmış değiliz. Milletimizin öz güveni yerine tam gelmiş değil ama siyasi irade ve devletimizin yaptığı hazırlıklar bir plan dâhilinde tam 200 yıldır işliyor.

Arka planda çok müthiş mücadelelerin yaşanıyor çoğumuz belki göremiyoruz. Süreç daha da zor bir hal alacak. Eski dengeler bozulacak, bloklar değişecek. Yakın zamanda ülkeler arası yepyeni iş birlikler ve ticaret anlaşmalar göreceğiz.

Evet. 20.yy doktrinleri artık tasfiye oluyor. Yeni bir çağ, yeni bir sistem başlayacak ve inanın bu zamana yayılmayacak.

Bir anda yepyeni bir dünya ile uyanacağız. 2023’e hazırlanın.

kalın sağlıcakla.

Yorum
  1. Cb. konuşmalarına dikkat ettiniz mi? 2023 de Türkiye bambaşka şeyler konuşuyor olacak. Bu sıkıntılar bitecek. Önemli olan içeride birlik sağlanması

  2. Dünya tersine dönüyor. Türkiye Ve Asya ülkeleri güçleniyor. Batı hem geri sarıyor hem de nüfusu azalıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

Covid-19 Savaşını kim kazanacak?

2019 yılının son günlerinde Çin’in Hubei Eyaleti’ne bağlı Wuhan şehrinde hastaneye başvuran…

Hiç mi merak etmiyorsunuz

  Bütün bildiklerimizi paylaşmaya hazırız. Siz ne merak ediyorsunuz? Lütfen bize soru…

Yeni Dünya Düzeni Dijital Çağ

1.Sanayi Devrimi 1712 yılında (18.yy) Buhar Makinesinin icadının gerçekleşmesiyle birlikte buharın ve…
Büyük israil projesi

Büyük İsrail Projesini Kim Destekliyor?

Dünyada Masonik bir yapı olduğunu artık Türkiye’nin en ücra köşesinde tarlada çalışan…